temizlik şirketi ve insan inanc bilgisi
Her milletin bir inanç sitemi ve bir dini olduğu herkesçe bilinir, jjjyle olunca da, bu inanç sistemine ve milletin karakterine göre olu-^ toplumun hayatına yön veren bir ahlâk anlayışının olması tabiidir.Doç. Dr. Erol Göktürk» ‘‘'Meslek Etiği ve Harita Sektörü" başhğı-j, taşıyan bildirisinde ahlâk ve etik sözcükleri üzerinde durmakta, çjjitliyönleriyle ve geniş bir şekilde konuyu irdelemektedir:
“Türk Dil Kuramu’nun Türkçe Sözlüğü’nde (1992), ahlâk, “1. gir toplum içinde kişilerin uymak zorunda bulunduklan davranış ku-rallan, aktöre. 2. Bu kurallan inceleyen bilim, törebilim. 3. Kişinin içinde bulunduğu çevrede güdülen töreye uyma yetisi.”... “Dictionnaire Larousse-Ansiklopedik Sözlük"te (1993-1994), “7. Bir toplumda, belli bir yaşam anlayışından kaynaklanan ve mutlak olarak i\i olduğu düşünülen davranış kurallarının tümü. 2. Bir kişinin iyi junlannı, huyunu ve karakterini belirten tutum ve davranışlarının üimi”biçiminde değerlendiriliyor...
Sözcüğün kökenlerini inceleyen Erdal Atabek’e göre ahlâk, söz-ciil; olarak Arapça "hülle" sözcüğünün çoğuludur, "hulk" ise "yaratılışım gelen huy" anlamına gelmektedir. "Ahlâk" sözcüğü, böylece, "ya-mlıptan gelen huylaE’ anlamını taşımaktadır.
“Morar sözcüğü Fransızca bir sözcük olarak İngilizceye de girmiştir. Latince mos, moris (çoğulu mores) sözcüğünden gelmektedir '/(“doğruyuyanlışı belirleyen adetler" anlamını
“Etik" sözcüğü de Latince “ethicus", eski Yunanca “ethikos'\\^ rak “adetler, alışkanlıkla^' anlamında kullanılmaktadır. “Etik:' sö^j. ğü, günümüzde “meslek ahlâkı" olarak özelleşmiş bir alanda lcullau|| maktadır.
Böylece, Arapça kökenli “ahlâk" ile Latince ve Yunanca kökenn “morar ve “etik" sözcükleri arasında önemli bir fark bulunmaktadij “Ahlâk" sözcüğü, insanın yaratılışından gelen huylar olarak atalardan gelen huylara dikkat çekerken, “morat" ve “etik" sözcükleri toplunda, nn kabul ettiği âdetleri ve alışkanlıkları öne çıkarmaktadır.
“Morar ve “etik" kavramlannm ortak yanı, “toplumlann /),. kötü, doğru-yanlış, uygun-uygunsuz olarak kabul ettiği davranış kural lan" olmasıdır.
“Ahlâk' kavramı, sonuçta, insanlann davranışlanm nitelendiren bir değer yargısı olmaktadır. Ahlâk, bu anlamıyla, “toplumlann değer yargılarım" temsil etmektedir... '
Ortak değerler; dürüstlük, yalan söylememe, başkasının hakkım yememe, kendisine emanet edilen sırlan açıklamama, karşısındakinin güç durumundan yararlanmama, acısı olanın acısını paylaşma, yardımlaşma, dayanışma, sıkıntıların aşılmasında yardımcı olma, hatta bunu | isteme, başkaları için yararlı olma, kendisine emanet edilen insanlara-canlılara-mala ve paraya zarar vermeme gibi pek çok davranış özelliği içerir.
Gelenekler, örfler ve adetler de, dinler de genel olarak insanlann | başka insanlarla olan ilişkilerine kurallar getirmiş ve “zarar vermeme, 1 zararı azaltma, yarar sağlama" temelinde ilkeler koymuştur.”'
Dünyadaki bütün dinlerin temeli ahlâk üzerine kurulmuştur. Dünyaya gönderilen bütün peygamberler, ıslahatçılar hep doğru söylemenin iyi, yalanın kötü, hayır işlerinin iyi, hırsızlığın kötü, insafın iyi, zulmün kötü... olduğunu söylemiş ve ahlâki değerlerin güçlendirilmesi üzerinde durmuşlardır. ^
Ahlâk demek, her şeyden önce kul hakkı demektir. Yani insanların birbirlerine karşı olan davranış ve görevleridir. ^
l^en çekinmek olduğu, orucun insanlara takvayı öğrettiği bildiril-Zekât başkalanna yardım etmeyi, onlarla dert ortağı olmayı
tir. Hac, nefsimizi ıslah etmenin, ahlâkımızı güzelleştirmenin.
ye tahammül öğrenmenin yoludur. İbadetlerin özünde ahlâkın ^^eltilmesi de vardır.''
Dinin temelinin iman olduğu bilinmektedir. İman tamamen kalbe jltbir haldir. Kalplerde olanı da ancak Allah bilir. Dil ile herkes ikrar-ıjj bulunabilir. Fakat sözlerinde saminnd olup olmadığını anlamak çok tordur. İmandaki samimiyet ancak, onun sonucu olan güzel ahlâk ile jjlaşılır. İmanla güzel ahlâk arasındaki bu ilgi, Mü’minûn suresinde jöyle beyan buyrulmaktadır:
"Mu minler saadete ermişlerdir. Onlar namazda huşu içindedir-lif, Onlar boş şeylerden yüz çeviriler. Onlar zekâtlarını verirler. On-hr eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler. Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bun-kr aşın gidenlerdir. Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler, kmlanna riayet ederler.''^
Dinimizde, imanın olgunluğunun ölçüsü güzel ahlâktır.^
Arap toplumunda İslâm’dan önce cariyeler arasında fiıhuş revaçta i Halk da bunlara açıktan açığa teklifte bulunur, böyle yapmayı ayıp ıtlakki etmezlerdi.
Medine’nin tanınmış münafıklarından Abdullah bin Selûl, kendi cariyelerini bu işe mecbur ederdi. Buna rağmen İslâm’dan önce Medi-K’nin ileri gelenlerinden sayılırdı. Hatta bir ara Medine’nin hükümda-ûolmağa da adaydı.^
1 geliştiren, besleyen ve ileri götüren fıtri insanlık vasıfla-biri de hayâdır. İffet ve namus eteğinin kirlenmesine, şeref ve diyetin lekelenmesine mâni olan şey, hayâdır.*
Imani Eş’ari, İmam Ahmet îbn-i Hanbel’in görüşlerini diriltmek ortaya çıkmıştır. İmam Ahmed’in metodunu kendisine metot ka
herlere, Allah katından bize gelenlere, güvenilir zatlann, Resuiun (s.a.v.)’den naklettikleri şeylere iman eder, bunlardan herhangi birİQj reddetmez,’
Eş’ari, ""Kur’an" ile ilişkisi olan felsefi görüşlerin orta yoiu„^ tutmuşsa da hakkında ayet ya da hadis bulunan bütün mevzularda filo), âlimleriyle ittifak etmiştir.
“Büyük milletlerden her biri medeniyetin hususi bir sahasında bj. rinciliği ihraz etmiştir. Eski Yunanlılar badiiyatta, Romalılar hukukta, Beni İsrail ile Araplar dinde, Fransızlar edebiyatta, Anglo-Saksonlar iktisatta. Almanlar musiki ile mabade’t-tabiiyede, Türkler de ahlâkta birinciliği kazanmışlardır. |
Türk tarihi baştanbaşa, ahlâki faziletlerin meşheridir. Tûrklerin mağlup milletlere ve onların millî ve dinî mevcudiyetlerine dinî ve İçtimaî muhtariyetler vermesi her türlü takdirin fevkindedir. Fakat bu iyiliğe karşı, mağlup milletler âlicenap Türklerden mazhar olduklanbu müsaadeleri, Tûrklerin aleyhine çevirerek. Kapitülasyon namı verilen zincirlerle Türkleri bağlamağa ve boğmağa çalıştılar. Bu iki türlü hareket, iki tarafın da ahlâkiyetini gösterdiği için son derece karakteris-tikür.”
“Bütün kıymetleri İradenin mahsulü ve eseri telakki edersek ah- ! lâkı İradenin icat ettiğini söyleyebiliriz. Bilginin insan şuuruna bağlı ! kıymeti üzerinde durursak ahlâkı KantTn relativizmine bağlamak mümkün olur. Pozitivistler gibi hakikat olarak ilme ve ilim zihniyetine bağlanma ve ilimden başka inanç kabul etmezsek ahlâkın bilim olduğu rahatça iddia olunabilir...
Ahlâk bir fikir değildir; yaşanan duygu, hareket hâlinde olan düşünce, hayat olan fazilettir. Devirlere ve insanlara göre muhtevasında değişmeler olur ama mahiyeti daima aynı kalır. Ahlâk insanın mükemmel ve güzel olana yönelişidir; ahlâk cüzden küll’e, dalaletten hidayete, kötüden iyiye gidiş plânıdır. Onun için insan yaradılışında meknuz ve mahfuzdur ve insanla beraber var olacaktır.
Bergson; Belli bir cemiyette, belli bir anda gerçekten mevcut filan bir statik ahlâk vardır. Bu ahlâk adetlerde, fikirlerde, müesseseler
Türklerde İnançlar ve Din / 543
ştnişûr diyor... Bir dinamik ahlâk vardır. Bu ahlâk hamledir; zarureti yaratan tabiatın yaratıcısı olan hayata bağlıdır. Filo-ayatın her sahasında ahlâkın mecburi olduğunu ve yaradılışın guğunu beyan etmiş...
ttamle olarak telakki edilen dinamik ahlâk, düşüncenin ve zekâ-İLÛf hareketi olamaz mı? Bergson bunu iştiyak olarak kabul edi-B\ına zekâ üstü diyor. Halbuki ahlâk bir disiplin olarak aklın sınır-vçffidedir,”^^
“Mutlak surette alışkanlıkların Ahlâkın teessüs etmesinde rolü o 1-bu tesir daha çok sistemin bütününe veya teferruata taalluk eder, ilk prensibi (yaradılış) olmak gerekir. Ancak tabiatta meknuz û\as\bu tabii gerçek, idrak edilmedikçe ifadesi mümkün olmaz. Ahlâk bilmek lazımdır. Bilimsiz ahlâk, insiyaki hareketlerden öte bir taşımaz. “Bilmek, insanın eşya ile münasebetinin, ferdin fikir temalı demek olan Kâinata nüfuz''un ilk şartıdır. Bilmek, Tanrıya demektir" diyen Renan bu ifade ile ahlâkın da izahını yap-
mştu...
Varlığın esasını zaruretlerde görenlere karşı Emile Boutroux, iıtoiyet esasını savunur... Dünya üzerinde mevcut olan her şeyin izafi oto'gunu söylemek yanlış değildir. Fakat görülen varlığın her 2in de-inkâra da imkân yoktur. Görünen varlık ise mümkün olandır, mevcudat ve zuhurattır. Halbuki varlık bu görünen ve mümkün olan-ibaret değildir. Varlık tasavvuf erbabının ifadesiyle Akl-ı küldür, litoyyündür, mutlak ve mükemmeldir. Mükemmel tahavvül etmez, uhayyün eder; idrakimizle ve o nispette kendini gösterir. Bu sebeple gerçek varlık mevcudatı kuşatır, onu ihata eder. Burada varlık halden blegeçen ve değişen bir hadiseler çokluğu olarak^'' görünür...
Bu anlayışa göre varlıkta hür bir oluş vardır ve ahlâk bu tekâmül iabasmda farklılaşmayı, mantık ve düzeni ifade eder.”
Var oluş bizahatihi bir hürriyettir, hürriyet ise bilmecburiye zaru-'«Uicap ettirir. Hürriyetin olduğu yerde zaruretin bulunması gece ile S.'ffldüz gibi şart ve mutleıktır. Hürriyet ve zaruret var ise, mükellefiy e-de olması gerekir. Sebepler arasındaki rabıta ahlâk sisteminin do-
/ /vmaK
ğuş sırrı olmaktadır. Zaten fikir sistemleri bir bütünü tahlilden ibarettir ve ilim yapmak aslında insanın kendini bilmesi için düşüncede yaptığ, harekettir, gayret ve cehittir. İnsem bilmek ve anlamak için çalışır aına asıl gayesi olmaktır. Zafer, külfeti; külfet nimeti zaruri kılar. Demek ki, insan kendini yenmeye mecburdur. Bu zorunluluk ister cemiyetten, ister fertten gelsin, insanlık lehine ve onun icabıdır. İnsanlık lehine olan davranış fert için kazançtır. Çünkü kişi cemiyetin içinde bir varlıktır, neticelerden cemiyet adına faydalanan bizzat insandır.
Varlık, insanlığın düşünme ve yaratma kaynağıdır. Din korku ve heyecanla kalıplaşırken felsefe düşünce ufkunda aklın isyanını ifade ediyordu. Ve her iki anlamıyla de '"şirk'' olmaktan öte geçemiyor.
Animizmin asırlarca insan tesir etmesinin sebebi sadece "korku" değildi. Fakat tabiatüstü olayları insan aklının çözmemesi, acz içinde bulunması idi.
Druidlerin zekâsı, şahsi çıkarlarına çalışırken Kekler daha ileri bir anlayışta olmadıkları için onlara tabi olmakta hiçbir mahzur görmemişlerdi. Bur Ağacının dallan Kekleri çılgınlıklara sevk eder, putlara taparken bunda hayatın varlık sırrını çözmeye, hayat bahşeden ruha yakın olmaya çalışırlardı. Mayıs ayındaki Beltane Bayramlan ise insan düşüncesinin "hakikat" ölçüsünü ne güzel gösterir.
Babil’in İştar’ı bir ilâhe olarak kadınlığı temsil ediyordu. Babil halkı bu ilaheye tapmır, dinî merasimleri, Keklerin behimi arzularının tatminine hizmet eden ayinlerin aynıydı. Bu hal eski Çağın bütün milletleri için aynıdır.
İptidai hayatın aklı, hadiselerin sathiliğinden öteyi göremiyordu. Onun için de yalnız tabiat değişikliği, mevsimler, rüzgârlar, yağmurlar, cinsi ilgiler ilk insanın konusuydu. Bu olaylar karşısında varlık düşüncesi herşeye hâkimdi. Bu anlayış heyecan ve korku ile birleşince din, bir takım ruhlann bir takım şekillere bürünmesinden ibaret basit bir animizm oldu. Bu dinin ibadetinde de korunma hissi devam etme endişesi hâkim olacaktı. O zamanda ibadetlerin cinsiyetle birlikte mütalaası normal karşılanıyordu. Nitekim Yunanlıların verimlilik ve bereket ilahesi Rhea, Zeus’ün anası Hera, Zeus’ün kızı Atena hep bu
ve kâhinlere köle olmaya müstahaktı. Bu sebeple Ahen Aten’
Aten
dinine karşı isyan hareketi baş gösterdi.
Kral, Teb halkının isyanını şiddetle bastırdı; ancak, o, İlâhi nayı sezecek bir düşünce kudretine malikti. Binaenalyh ahlâki birsüje idi. Zulüm, savaş gibi şeyler onun sevmediği değersiz nesnelerdi. Teb halkma verdiği ceza Teb şehrini terk etmek oldu.
Kral karısı, kızlan ve damatları ile yeni inşa ettirdiği 3 şehirden biri olan Aket-Aten şehrine, yani Aten’in ufku şehrine yerleşti. Aket-Aten, devrinin güzellik ve sanat şehridir. Burada din ve hayat el ele, sevgi ve muhabbet kucak kucağadır. Ahen-Aten dini, hurafeden uzak bir gönül aydınlığıdır. İnsan düşüncesinin kalbe uyanışıdır. İdrakin yerden göğe doğruluşunun işaretidir. İlahilerinde sevgi, saygı ve mananın şiir ve musiki hâline geldiği Aten dininde Vahdaniyetin ilk nüvelerini görüyoruz.
Akıl, müstesna kudreti ile Ahen-Aten’de aydınlığa çıkmış, fakat insanlık, Ahen-Aten’deki bu uyanışı idrak edememiştir. Bu sebeple Ahen-Aten’in ölümünden sonra Aten dini yıkılarak yine Amen kâhinlerinin esaretine boyun eğmek zorunda kalmıştır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder